Aksakal: 'Artık bu manzaranın sürdürülebilirliği kalmamıştır'

Aksakal: 'Artık bu manzaranın sürdürülebilirliği kalmamıştır'

PAYLAŞ

Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal, gerçekleştirdiği basın toplantısında ülke ve dünya gündemini değerlendirdi.

Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Sayın Önder Aksakal, şu ifadeleri kullandı:

"Değerli Basın mensupları,

Bildiğiniz üzere bundan önceki Basın Toplantımızı 17 Mart 2021 Çarşamba günü yapmıştık, Dünyayı esareti altına alan Covid-19 virüsü maalesef 21 Mart’ta beni de esir aldı ve ağır geçen tedavi sürecimizin sonunda çok şükür bugün yine sizlerle birlikteyiz.

Milletçe 448 gündür pandemiye karşı sürdürdüğümüz bu amansız mücadelenin en kısa zamanda zaferle sonuçlanması ve başta halkımız olmak üzere tüm insanlığın normal yaşam ortamlarına kavuşması en büyük dileğimizdir.

01 Haziran itibariyle uyulacak toplumsal kriterler yapılan kabine toplantısı sonrasında sayın Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı.

Özellikle aşılama programının da başarısına paralel gelişecek iyileşmeler sonrasında gerek iş ve çalışma hayatında, gerekse eğitim ve sosyal yaşam alanlarında eski özgür günlerimize dönebileceğimizi ümit ediyorum.

Bunun için de en önemli faktör, insanlarımızın öncelikle maske/mesafe/temizlik olmak üzere ortaya konulan kurallara mutlak suretle riayet etmeleri olacaktır.

Dünya’da ve ülkemizde yaşanan gündemin önemli başlıkları üzerine de görüşlerimi halkımızla paylaşırken bunca badirenin ve sıkıntıların içinde milletçe yüzümüzü güldüren, şanlı al bayrağımızı şampiyonluk gönderlerinde dalgalandıran milli sporcularımızı bir kez daha tebrik ediyorum, hepsinin ayrı ayrı alınlarından öpüyorum.

Onları yetiştiren, yönlendiren idari ve teknik kadrolarda yer alan tüm yöneticilere de şükranlarımı sunuyorum.

Artık Türkiye sporun her dalında dünyada adından söz ettirmekte, azimli, cefakâr ve inançlı sporcularımızın isimleri asil Türk milletinin yüreğine altın harflerle yazılmaktadır.

Elbette yaşadığımız her gelişmeden ve bunların sonuçlarından iş başındaki hükümet, dolayısıyla ülkeyi ve devleti yöneten siyasi irade birinci derecede rol sahibidir.

Demokratik Sol Parti olarak kurulduğumuz günden bugüne 36 yıllık siyasi geçmişimizde hep bu düsturla hareket ettik, Onursal Genel Başkanımız Bülent ECEVİT’den aldığımız kültürle toplumsal sorumluluğumuzu geliştirerek geleceğe yürüyoruz.

Yaşadığımız bu sevindirici gelişmelerin yanında hepimizi kaygılandıran bir çok hadiseyi de eş zamanlı yaşamaktan duyduğumuz rahatsızlıkları da elbette paylaşmak durumundayız.

Covid-19 pandemisinin de zorunlu kıldığı yaşamsal kısıtlamalar sonrasında halkımızın ekonomiden sosyal yaşama kadar bir çok bunalımın etkisinde kalması, bugün dahi halkımızın büyük bir kesiminin ekonomik olarak neredeyse var olma / yok olma mücadelesinin içinde çırpındığını, devletimizin bu süreçte üstlendiği yardım ve destek kalemlerinin 661 milyar liraya ulaşması esasen neredeyse öngörülen 2021 bütçesinin üçte birine karşılık geldiği gerçeğiyle bizleri karşı karşıya getirmektedir.

Hazine ve Maliye Bakanlığınca önceki gün yayımlanan Kamu Maliyesi Raporu’nda bu 661 milyar TL’nin yaklaşık yüzde 80 oranındaki miktarın kullandırılan ve ertelenen kredilerin oluşturduğu belirtilmekle, genel bütçeden karşılanan hibe miktarının 9 milyar lira civarında olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu yeterli değildir. Cumhurbaşkanı gerekirse bir ek bütçe hazırlayarak Meclise getirmeli ve sıkıntı içerisinde gelecek kaygısı yaşayan tüm kesimlerin nefes alması sağlanmalıdır.

Kısacası sonuç itibariyle bu 661 milyarlık rakamın 525 milyar liralık bölümünün halkın sırtında bir borç yükü olduğunda, ekonomik anlamda büyük bir sıkıntının içerisinde bulunduğumuz konusunda toplumun bütün kesimleri hem fikirdir.

Bu sıkıntılardan kurtulabilmek için siyaset kurumu el birliğiyle bir çözüm üretme mecburiyetindedir. Ancak bu yolu açacak olan da tabii ki mevcut iktidar yapısı ve dolayısıyla sayın Cumhurbaşkanıdır.

Yüz yüze olduğumuz sadece ekonomide yaşanan sıkıntılar mıdır? Elbette değil. Bunun yanında uluslararası alanda da büyük sıkıntılarla karşı karşıyayız.

Öncelikle komşularımızla.. Suriye, Irak, Yunanistan, AB ve hatta Arap ülkeleriyle, Mısır ve İsrail başta olmak üzere çözümü masada olan köklü sorunlar, topraklarımızda ve coğrafyamızda planlanan yeni haritaların hayaliyle yaşayan küresel güçlerin salyalarını akıtmasına sebep olmaktadır.

Türkiye devleti güçlü ve kadim bir devlettir. Biz biliyoruz ki ülkemizin bulunduğu jeopolitik konum sadece bugünümüzde değil, tarihler boyunca medeniyetler arası çatışmaların merkezi olmuştur. Bu coğrafyanın kaderi ne yazık ki böyledir.

Küresel güçler, etkisi ya da egemenliği altındaki devletleri ve halkları kendi çıkarları ölçüsünde yönetir veya yönlendirirler. Türkiye olarak biz de uzunca bir zamandır bu yöntemlerin uygulandığı ülke olmaktan maalesef henüz tam olarak kurtulamadık.

Siyasetin etkin yapıları, kendilerine dikte edilen senaryoları hayata geçirerek, bireysel menfaatleri temelinde görevlerini yerine getirmekte, yeri geldiğinde milletin geleceğini ipotek altına alacak karar ve uygulamaları yapmaktan çekinmemektedirler.

19 yıldır tek başına yönetimi elinde bulunduran bir iktidarın ülkede yaşanan olumlu hadiseleri kendi hanesine yazmasını anlayabilirsiniz, makul karşılayabilirsiniz ama bu süre içerisinde alınan yanlış kararlar ve bunların sonuçları itibariyle yaşananların müsebbibi olarak sürekli geçmiş tarihleri örnekleyerek izahta bulunma gayretinde olmasını anlamak mümkün değildir.

Ülkemiz kırk seneyi aşkın bir süredir terörle mücadele etmekte, bu uğurda milyarlarca dolar mali kaynağını ve binlerce şehit güvenlik mensuplarımız yanında onbinlerce vatan evladını yitirmiştir.

Artık bu manzaranın sürdürülebilirliği kalmamıştır.

2017 yılında yapılan ve sonucu itibariyle tartışmalı bir referandum sonrasında kabul edilen yönetim sistemi, daha beş yılını dolmadan kendi içinde nizalı hale gelmiş, organize suç örgütü elebaşlarının siyaset kurumu temsilcilerini, Bakanları, hatta Cumhurbaşkanını şantaj ve tehdit, Türkiye Cumhuriyeti devletini uluslararası platformda töhmet altına aldığı bir zemine taşımıştır.

Son günlerde yurtdışında kaçak yaşayan bir organize suç örgütü elebaşının kendisine açılan bir şemsiye altında geçmişte yaşanan bir takım olaylar ve kişiler hakkında sözde ifşaatlarda bulunması başlı başına trajikomik bir durumdur.

Devlet aygıtının kendi elemanları dışındaki illegal unsurlarla organik ilişki içerisine girmesinin ortaya çıkardığı manzara artık perdelenemez duruma gelmiştir.

Bu ilişki düzeni sadece bu iktidar döneminde değil, 12 Eylül öncesi ve sonrasında da başvurulan yöntemlerden biri olmuştur. Gazetecilerin, bilim insanlarının, sendikacıların, siyasetçilerin ve daha nicelerinin faili meçhul cinayetlere kurban edildikleri hafızamızdaki tazeliğini koruyor.

Geçmişte bazı eli kanlı katillerin yurtdışı operasyonlarda “devlet” diye tanımlanan meçhul bir yapı tarafından kullanıldığı, daha sonra da bunların kendilerini “vazgeçilmez” sanarak konumlarını gayrimeşru işlerine paravan yaptıkları olaylara tanık olduk.

Susurluk kazası sonrasında ortaya çıkan manzaranın bugün farklı ve daha vahim bir versiyonu ile karşı karşıyayız.

Geçimini karanlık işlerden elde ettikleriyle sürdüren bir organize suç örgütü elebaşının Türkiye Cumhuriyeti devletine “ayar vermeye” kalkışması en hafif deyimiyle hadsizliktir, küstahlıktır.

Bu meczup derhal saklandığı inden alınıp Türk adaletinin karşısına çıkarılmalı ve arkasını dayadığı iç ve dış merkezler deşifre edilmelidir.

“Terör örgütleriyle iş tutmak, yılanla çuvala girmek gibidir.” diyen Cumhurbaşkanı’nın kendi kadrolarında yer alan mevcut veya eski bazı siyasetçi ve bürokratların da o çuvalın içinde olduklarını görmezden gelmesi ayrıca trajik bir durumdur.

Öyle anlaşılmaktadır ki bugün devlet yönetiminde kendilerine görev ve sorumluluk verilmiş bazı unsurlar, gerek kişisel ikballerini garanti altına almak, gerekse mensubu bulundukları partileri içindeki iktidar mücadelesini kazanabilmek adına devleti ve milleti feda edebilecek kadar gözleri dönmüş görünmektedirler.

Kanun kaçağı bir organize suç örgütü elebaşının ortaya attığı iddialar kadar, ülkenin İçişleri Bakanı ve eski Başbakan tarafından ortaya atılan iddialar da bunlardan daha az vahim sayılamaz.

Kendince hedef aldığı mekanizmalara gönderme yaparak kanun kaçağı organize suç örgütü elebaşından bir siyasetçinin her ay 10 bin dolar maaş (!) aldığı iddiası, kendi partisinin Başbakanı hakkındaki ithamları, o Başbakanın kendisinden sonra gelen Başbakan ve bazı Bakanlar hakkında söyledikleri kelimenin tam anlamıyla toplumda şok etkisi yapmıştır.

Bunların, Dallas dizisini aratmayacak kadar çetrefilli işleri ortaya saçıldıktan sonra “Bizi kimler yönetiyor?” sorusunu sormaktan kendimizi alamıyoruz.

Adalet mekanizması zaman geçirmeden, toplumun adalet duygusunun zedelenmesine fırsat vermeden devreye girmek zorundadır.

İçişleri Bakanı bildiği bu kirli ilişkinin ikinci tarafını açıklamak zorundadır. “Savcı çağırırsa ismini ona söylerim” demek top dolandırmaktır, muhatabı bizce meçhul olan birine şantaj yapmaktır, suçluyu saklamak kadar da suçtur.

Unutulmamalıdır ki hukuk, zamanı geldiğinde bugün onu temsil edenlerin dahi muhtaç olabilecekleri ve herkesin sığınacağı tek güvenli limandır!

Devlet aygıtı içerisindeki meczup yapılanmasının sadece organize suç örgütlerinin varlığıyla sınırlı olmadığını da ayrıca belirtmek isterim.

Demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devleti olduğu hususu Anayasasında teminat altına alınmış bir devletin bir kısım görevlileri ve yöneticilerinin, bu ilkelerle sorunlu olmaları, son Türk devletinin bânisi Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bizlere emaneti cumhuriyet rejimi ile hesaplaşma içgüdüsü taşımaları ihanetin güncel mutasyonu olarak görülmelidir.

Zira Ayasofya Camiinde gerçekleştirilen "Örgün Eğitimle Birlikte Hafızlık Projesi" programında bu devletin Cumhurbaşkanının bulunduğu ortamda dua okurken Ayasofya'nın müzeye çevrildiği dönemi işaret ederek Atatürk'e "zalim ve kafir" diyebilen bir sözde imamın var olması ülkemiz ve milletimiz için gerçek bir beka sorunudur!

Hayaliyle yanıp tutuştukları padişahlık döneminde yedi düvelin işgal ettiği toprakları ve başta İstanbul’u küffarın elinden kurtaran, bir başka deyişle İstanbul’u yeniden fetheden Mustafa Kemal ATATÜRK’e hakaret eden her kim olursa olsun katıksız hain, su katılmamış kâfir, Allahtan korkmaz, kuldan utanmaz gerçek bir zalimdir!

Bu meczup sözde imam derhal görevden uzaklaştırılmalıdır! Bu zat ve bunun gibiler islâmın düşmanı, haçlı zihniyetinin içimize yerleştirdiği Truva atlarıdır.

Ayasofya Camiinin bundan önceki sözde imamı da ibadet mekanında olduğunu unutup kendisini dünyevi işlerin merkezine göndererek İstanbul Sözleşmesi, lâiklik, ekonomi konularında fetvalar vermeye kalkışmıştı.

Buradan açık ve net bir dille ifade ediyorum ki, Demokratik Solcular var oldukça bu milleti kul olmaktan çıkarıp özgür bireyler haline getiren büyük ATATÜRK’ün ilkeleri ve bizlere emaneti Cumhuriyet sonsuza kadar yaşayacaktır.

“Keşke Yunan galip gelseydi” diyebilecek kadar vatan ve millet düşmanlarının yandaşlarına da pratik bir önerimiz olacak; Yunanistan buraya çok uzak değil, sizi de burada zorla tutan yok. Hiç zaman kaybetmeden gidebilirsiniz!

Bildiğiniz gibi Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Yasası, Demokrasi, İnsan Hakları, Ekonomi ve Hukukta Reform konularında ilk çalışmaları DSP olarak biz hazırlamıştık ve sayın Cumhurbaşkanı da dahil, TBMM Başkanına, Parlamentodaki siyasi partilerin sayın Genel Başkanlarına, sayın Adalet Bakanına bunları sunmuştuk.

Şimdilerde bu konuları da kapsayan bir içerikle yeni Anayasa hazırlıkları konusu ülke gündemine yerleştirilmeye çalışılıyor.

12 Eylül faşist darbesinin bir ürünü olan ve her satırında bu katillerin kanlı ellerinin izini taşıyan 1982 Anayasası’nın, halkın gerçek temsilcilerinin ve tüm kesimlerinin katılımıyla yeniden yazılması düşüncesi değerlidir. Ancak;

Geçmişte, gücü elinde bulunduran siyasi partilerin salt kendi iktidarlarını ve siyasi ideallerini tahkim etme kaygısıyla yaptıkları düzenlemeler, günü gelmiş hazırlayanları kazdıkları çukura gömmüştür.

Cumhur ittifakı ortaklarınca ortaya atılan yeni Anayasa çalışmalarının görünen yüzünde maalesef tezahür eden görüntü budur.

Öncelikle bugün yürürlükte olan seçim sisteminin ve yönetim biçiminin var olan seçim barajı uygulamasını fiilen işlevsiz hale getirdiğini belirtmek isterim. Bunu görmemek için kör olmak gerekir. O halde baraj uygulamasının yüzde 5’e ya da 7’ye indirilmesi gibi bir gayret hangi amaca hizmet etmektedir?

Bu konuda ana muhalefet partisinin de yüzde 5 seçim barajı önermesi hakikaten dikkate şayan bir çalışma özelliğini taşımaktadır. Seçim zamanlarında ve sonrasında barajın kaldırılacağını taahhüt edenlerin hangi haklı gerekçeyle bugün yeniden yüzde 5 baraj önerdiğini de anlayan beri gelsin.

Diğer taraftan siyasetin kirlenmesinin en önemli faktörlerinin başında gelen siyasetin finansmanı sorunu çözülmedikçe, milletin ödediği vergilerle karşılanan hazine yardımı seçimlere katılma yeterliliğini elde eden partiler arasında hakça paylaşılmadıkça, halkın yönetimlerde etkin bir şekilde yer almasını sağlayacak düzenlemeler yapılmadıkça gerçek bir demokrasiden, hukuktan ve adaletten asla söz edilemez.

Koalisyonların kötülüğünden bahisle Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi adı altında kurgulanan yeni yönetim şeklinin, geçen üç yıl içerisinde esasen gerçek bir koalisyon mahkûmiyeti sistemi olduğu ortaya çıkmıştır. Zira geçmişte seçim sonrasında oluşan parlamento yapısı içinden kurgulanan koalisyonlar, şimdi seçim öncesi “pazarlıkların” zemini haline dönüşmüştür.

Hele bir de Cumhurbaşkanı seçimi ikinci tura kaldığında hangi kirli pazarlıkların vuku bulacağını, iktidarı elde edebilmek için hangi ödünlerin verilebileceğini sizlerin hayal gücüne bırakıyorum.

Seçimlere yaklaşık iki yıl varken bugünden yaşanan iktidar savaşları, çete elebaşlarının “restleri”, iktidar aktörlerinin “tehdit ve şantajları” bunun en açık göstergesidir.

Şu kadarını önemle belirtmek isterim ki, yeni anayasa içinde yer alması gereken en önemli konu halkın parlamentoda ve yerel yönetimlerde eksiksiz temsilini sağlamak olmalıdır.

Bunun için “ben yaptım oldu” anlayışından kurtulup, “hep birlikte daha doğru yaparız” anlayışını hakim kılarak, seçimlere katılma yeterliliğini elde eden siyasi partiler, üniversiteler, sendikalar, meslek odaları, sanayi ve ticaret odaları, sivil toplum kuruluşlarının da yer aldığı geniş bir çalışma platformu oluşturularak Anayasa hazırlanmalı ve mutlak surette halk oylamasına sunulmalıdır.

Bu anayasada öncelikle mevcut ilk dört madde aynı kalmak şartıyla;

Seçim barajı sıfırlanmalı, hazine yardımı seçimlere katılma yeterliliğinde olan partilere hakça paylaştırılmalıdır.

Hükümet mutlak surette seçilmiş parlamenterlerden oluşmalı, denetlenebilmeli, sorgulanabilmeli, güven oylamasına tâbi olabilmelidir.

Yasama, Yürütme, Yargı tamamen birbirinden bağımsız olmalı, biri diğerinin üzerinde “Amir” pozisyonunda olmamalıdır. Denetleme ve fren dengesi tereddüde mahal vermeyecek şekilde sağlanmalıdır.

Tam bağımsız yargı için Hâkimler Kurulu ile Savcılar Kurulu birbirinden ayrı kurullar olmalıdır. Bu kurullarda Adalet Bakanı yer almamalıdır, Hâkimler ve Savcılar kendi kurullarını kendileri seçmelidirler.

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyeleri ve TBMM tarafından seçilecek üyelerden oluşmalıdır.

Yüksek Seçim Kurulunda seçimlere katılan tüm partilerin temsilcileri yer alabilmeli ve YSK kararlarına Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda itiraz edilebilmelidir.

YÖK denilen ucube kurum mutlak surette kaldırılmalı, Üniversiteler gerçek anlamda özerk yapılar haline getirilmeli, bilim özgürleştirilmelidir.

Siyaset kurumu hiç olmadığı kadar büyük bir sıkıntının içindedir. Sürekli kavga modunda, birbirinin yanlışlarından beslenen bir siyaset yapısının varlığı ne ülkeye, ne topluma, ne de kendisine yarar sağlamayacaktır. Yeniden kardeşçe bir ortamın yaratılması konusunda en büyük görev başta sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere parlamentoda yer alan siyasi partilerin sayın Genel Başkanlarına düşmektedir.” şeklinde konuştu."

Hibya Haber Ajansı

Bulten

Rasajans

  • Etiketler
HABERİ PAYLAŞ:
BUNLARA DA BAKIN